Sırtımda kimden olduğunu bilmediğim acılı bir çocuk taşıyordum. Her sabah gün doğmadan renkli kamyonetler kapıma yanaşırdı. Kasalar dolusu çiçek, kokularıyla başımı döndürür, kamburumu unuturdum. Uzaklara giderdim, sınırını bilmediğim kasabadan çok uzaklara. Yorulursam Isparta gülünün yatağında uyur, begonvilin tasasız balkonundan denize bakar, sarkan sardunyanın salıncağında düşlere dalardım. An gelir, Çingene Ahmet’in oğlunu yakalardım, saksıların ardından bana bakardı. Eğilmişsem, eteklerim açılmışsa sinsi sırıtışı yüzünde donar, üç metre öteden göğsümü sıkardı. Utançtan yanaklarım kararır, kendimi içime çekmek, yitmek isterdim. Sert bir rüzgâr çıksın, saksılar devrilsin ve şile bezi bluzum, içinde yirmi yıllık kamburumun çıkıntısıyla süzülerek dükkânın ortasına düşüversin. O kara kuru, ahmak oğlan da vicdanından gebersin. Bazı sabahlar bitli tayfasını para karşılığı kamyonete doldurur, kirli parmaklarıyla beni bir sirk hayvanı, garip bir mahluk ya da dişi bir deve gibi gösterirdi. Ergen gözlerin utanmaz bakışları, acımasız şakaları sırtımı deşerdi. Azabımdan ölsem de ağzımı açmazdım, gururum yemezdi. Böyle zamanlarda bir bahane bulup kuytulara çekilirdim. Başımı kollarımın arasına alır, kokuların dünyasına kaçardım. Sümbülün sabırlı toprağına uzanır, orkidenin köklerine tutunup mezarları dolaşırdım. Çiçeklerle and içmiştik, içim rahattı. Gün gelecek, bir mezarlık orkidesi bana ölmüşlerin ahını verecek, o ahla sırtımdaki bıçakların sahiplerini kör edecektim.
Öykünün devamı altZine'de >>
Fotoğraf: master isolated images

0 yorum:
Yorum Gönder